|
|
1-) Isınan
hava neden yükselir?
Bir gaz topluluğuna
etki eden kuvvetler aşağı doğru yerçekimi ve yukarı doğru da gazın
basıncıdır. (Yukarı çıkıldıkça hava basıncı düşer, dolayısıyla gaz
moleküllerine yüksek basınçtan alçak basınca doğru bir kuvvet etki
etmektedir.)
Gazın sıcaklığının her yerde aynı olduğu durumda, gaz üzerine etkiyen
yerçekimi kuvveti ile basıncın yukarı doğru kuvveti eşitlenir ve
havanın durağan olmasına neden olur. Şimdi, böyle bir hava kütlesinin
bir bölgesinde sıcaklığın yükseldiğini varsayalım. Isınan havanın
basıncı yükseldiği için, bu sıcak bölge genleşir. Kısa zaman içinde,
sıcak havanın basıncı çevresiyle eşit hale gelir.
Kısaca, durağan bir soğuk hava kütlesi içinde genleşmiş, yani daha az
yoğun bir sıcak hava kütlesi oluşur. Bu kütleye basınçtan dolayı
yukarı doğru etkiyen kuvvet, aynı hacme sahip soğuk havaya etkiyen
kuvvetle aynıdır. Fakat, sıcak hava daha az yoğun olduğu için ve
yerçekimi kuvveti gazın kütlesi ile doğru orantılı olduğu için, sıcak
havaya etkiyen yerçekimi kuvveti daha azdır. Bu nedenle sıcak havaya
etkiyen kuvvetler eşitlenmez ve yukarı doğru net bir kuvvet oluşur |
|
2-)
Işığın kütlesi hakkında bilgi istiyoruz. (Çağdaş Kuşçu)
Fizik
yasalarına göre elektromanyetik kuvveti (ve onun bir görünümü olan
ışığı) ileten foton adlı parçacıkların kütlesi yoktur.
|
|
3-)
Uydu aracılığı ile ses ya da görüntü naklinde (örneğin telefon
görüşmesinde) az da olsa zaman kaybı olur mu? Teşekkür ederim. (Abdüsselam
Üğdül)
Evet olur. En azından, aradaki mesafe bölü ışık hızı kadar. Çünkü
uydularla, ışık hızıyla seyahat eden elektromanyetik dalgalar
aracılığıyla iletişim kuruyoruz. Ayrıca, ilgili sinyallerin iletken
hatlar üzerinden seyahat ederken geçen zaman var, ki bu daha da yavaş
bir süreç..
|
|
4-)
Dünya kendi ekseni etrafında saatte 1000 mil hızla dönüyor. Eğer bir
otomobil ya da araç bu hızı aşabilirse ne olur? Günümüzde bu hızı aşan uçaklar var. Ve
gözlemlenen tek şey şu ki; pilot, güneşi Batı’dan doğup
Doğu’dan batıyor olarak görür. |
|
5-)Boyumuzun uzunluğu yerin bize uyguladığı
yerçekimi kuvvetini etkiler mi? Yani boyumuz uzun olursa daha mı az ya
da daha mı çok yerçekimine maruz kalırız? Bir
insan boyu Dünya’nın yarıçapıyla kıyaslanamayacak kadar
küçüktür. Aslında yerin çekiminden etkilenmemizi
sağlayan en önemli faktör kütledir. Dolayısıyla uzun
boylu insanlar, kütleleri daha fazla olduğu için
yerçekiminden daha fazla etkilenirler. |
|
6-)
Yolcu uçaklarının uzun mesafeli uçuşlarında, Dünya'nın kendi ekseni
çevresindeki dönüş yönü ve hızı uçuş süresini etkiler mi? Bir
arkadaşım Türkiye'den ABD'ye gidiş süresinin dönüşten daha kısa
olduğunu söyledi. Bu durum merak ettiğim konuyla ilgili mi?
İlgilerinize teşekkür ederim. Bu
soru sıkça sorulan fizik soruları arasında yer alıyor.
Eskiden bir arkadaşım San Fransisco'dan New York'a 9
saatte gittiğini ve 3 saatte döndüğünü şaka yollu söyler
dururdu. Aslında bu yolculuk normalde 6 saat sürüyor.
Fakat bu iki şehir farklı zaman dilimlerindeler ve iki
saat dilimi arasındaki fark 3 saat. Uçaktan indiğinizde
de saatlerinizi ayarlamak zorunda kaldığınız için, kol
saatiniz yolculuğun normalden daha uzun ya da daha kısa
sürdüğü gibi yanlış bir imaj uyandırabiliyor. Arkadaşım
New York'a 6 saatte gitmiş ve havaalanında saatini 3
saat ileri almış. Bu yüzden sanki 9 saat geçmiş gibi bir
izlenim edinmiş. Eğer yazının devamını okursanız
Ayhan'ın arkadaşının büyük bir olasılıkla böyle bir
yanılgıya düşmüş olduğunu göreceksiniz. Ama bu
Ayhan'ın sorduğu soruya bir yanıt değil. Gerçekten
Dünya'nın kendi ekseni etrafında dönüşü uçağın varış
süresini gittiği yöne bağlı olarak etkiliyor mu
etkilemiyor mu sorusu yanıtlanmaya değer. Bu ve buna
benzer bir çok soruda, vereceğimiz yanıtı daha da
netleştirmek için sorudakine benzer değişik durumları
incelemek genellikle iyi bir yöntem. Soruyu uçak yerine,
araba için de sorabiliriz. Acaba iki şehir arasında biri
doğuya diğeri batıya doğru hareket eden iki araba,
varacakları yere birbirlerinden farklı sürelerde mi
ulaşırlar ya da aynı yakıtı mı harcarlar? Fizikte
sıkça kullanılan "görelilik ilkesi" gereği yanıt her iki
araba için aynı olmalı. Bu ilkeye göre sabit hızla
hareket eden bir cismin içinde, örneğin bir trende,
hareketler o cisme göre betimlenirse fizik kanunları
aynı kalır. Yani bu trendeki fizikçiler trenin durduğunu
varsayıp aynı sonuçlara ulaşabilirler. Yerde bütün
yönlere doğru aynı güçlükle yürüdüğümüz gibi tren içinde
de ileriye ya da geriye doğru yürürken bir fark
hissetmeyiz. Arabalar da hareketleri için yerden kuvvet
alırlar ve gidecekleri mesafe yere göre sabittir.
Dünya'nın uzaydaki hareketinin bu tip olaylarda bir
önemi yok. Eğer bu cevap sizi ikna etmediyse, yerin
Dünya'nın dönüşünden dolayı olan hareketinin hızını
hesaplayın. Biz bunu Ankara için hesapladık ve saatte
yaklaşık 1,300 km'lik bir hız bulduk! Bu kadar müthiş
bir hızla hareket eden bir yer üzerinde saatte 100 km,
en fazla 200 km hızla hareket eden arabalar bu hızdan
etkileniyor olsalar, bu etki çok açık bir şekilde
görünüyor olurdu. Hatta doğuya doğru değil yürümek, bir
taşıtla bile gitmek imkansız olurdu! Uçaklar da
hareketleri için havadan kuvvet alırlar. Bu nedenle aynı
yakıtı harcayarak havaya göre aynı hıza erişirler. Dünya
dönerken etrafını saran havayı da kendisiyle beraber
döndürüyor. Böyle olunca yerden bakan birine göre toprak
gibi hava da hareketsizmiş gibi duruyor. Böylece aynı
yakıtı harcayan uçakların hareketinde de Dünya'nın
dönüşünün bir etkisinin olamayacağını rahatlıkla
söyleyebiliriz. Kısaca tekrarlarsak, normal, rüzgârsız
bir havada değişik yönlere giden uçaklar, havaya göre
olduğu gibi yere göre de aynı hızla hareket ederler.
Rüzgârlı havalarda durum değişir. Eğer havaya göre
aynı hızla giden uçakları düşünürseniz, (bu her uçak
aynı yakıtı harcıyor demek) rüzgârla aynı yönde giden
uçak yere göre daha hızlı gidiyordur; çünkü hem uçak
havaya göre belli bir mesafe kat eder, hem de rüzgâr
havayı ve içindeki uçağı bir miktar ileriye taşır. Uçak,
rüzgâra ters yönde girmişse bu uçak yere göre daha
yavaştır. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Eğer
İstanbul'dan Ankara'ya doğru kuvvetlice bir rüzgâr
esiyorsa, İstanbul-Ankara uçuşu daha kısa,
Ankara-İstanbul uçuşu daha uzun sürer. Rüzgârların
belki de en ilginç olanı Jet-Stream diye adlandırılan ve
yerden 10-30 km yukarıdan esen güçlü hava akımları.
Bunlar sürekli aynı yönde, batıdan doğuya doğru ve
saatte 100-400 km hızlarla esiyorlar. Yerden
hissedilmeyen Jet-Stream ilk defa 2. Dünya Savaşı
sırasında bombardıman uçakları tarafından keşfedildi. O
zamandan beri bu rüzgârlar üzerinde yapılan çalışmalar
bunların Dünya'nın dönüşünün etkisiyle basitçe
açıklanamayacak bir şekilde oluştuğunu gösteriyor.
Normal yolcu uçakları havaya göre 800 km/saat hızla
giderler. Eğer doğuya doğru uçan bir uçak 200 km/saat
hızla esen bir Jet-Stream içine girerse yere göre hızı
1,000 km/saat olur. Eğer uçak ters yönde giderse bu defa
hızı yere göre 600 km/saat olacaktır. Bu, yolculuk
süresi ve uçağın harcadığı yakıt olarak %66'lık bir fark
demek. Yolcu uçaklarının bu rüzgâra ters yönde
girmemek gibi bir alternatifleri yok. Uluslararası
kurallar gereği uçaklar daha önceden belirlenmiş hava
yollarını kullanabilirler ve ancak belli yüksekliklerde
uçabilirler. Bu nedenle Jet-Stream'e ters yönde giren
uçaklar da var. Yolculuk süresi de bu rüzgârın hızına
bağlı olarak uzayıp kısalabiliyor. Ayhan'ın sorduğu
soruya geri dönersek, doğuya doğru olan yolculuklar daha
kısa, batıya doğru olan yolculuklar daha uzun olmalı.
Normalde Türkiye-New York seferi 11 saat sürüyor ve
dönüş yolculuğuysa 9 saat. Jet-Stream hızlarında
mevsimsel değişimlerle bu süreler değişebilir ama genel
olarak bir fark olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu
fark Ayhan'ın arkadaşının söylediğinin tam tersi
olduğuna göre, ya arkadaşı farklı zaman dilimlerinden
etkilenmiş ya da olay aktarılırken yönler ters
aktarılmış olmalı.
|
|
7-)
Elektronların hızı yaklaşık olarak ne kadardır? Elektronlar çok çeşitli hızlara sahip
olabilirler.
Düşük Hız: Bir elektrik telinden
akım geçerken içinde elektronların hareket ettiğini
biliyoruz. Elektronların bir tel içindeki hızları birçok
insanı şaşırtacak derecededir. Mesela 2 mm çapında 10 A
akım taşıyan bir bakır teldeki elektronların hızı
saniyede ortalama 0.024 cm civarındadır.
Yüksek
Hız: Bohr atom modelinde elektron çekirdeğin etrafında
bir yörünge çizerek döner ve bu elektronun hızı yaklaşık
saniyede 2,000,000 metredir. Yani ışık hızının % 1’i
civarında.
Çok Yüksek Hız: Bir çekirdek
bozunmasında açığa çıkan beta (elektron) parçacığının
hızı ışık hızına çok yakındır (300,000,000 m/s). Bunun
yanında büyük çekirdekli atomların (Uranyum) en iç
yörüngesindeki elektronların hızı da ışık hızına
yakındır.
|
|
8-)
Herkes en düşük sıcaklık noktasını bilir: -273 derecedir. Benim merak
ettiğim en yüksek sıcaklık noktası. -273 derecedeki bir maddenin
molekülleri hareketsizdir. Bu maddeye ısı verelim, moleküller titreme
hareketi yapacak, hareketlenmeye başlayacak. Isıyı arttıralım. Her hal
değişiminde moleküllerin hızları sürekli artacak, öyle değil mi? Bu
madde en son gaz halindeydi. Sürekli ısı vermeye devam edelim.
Herhalde bu artış sonsuza doğru sürecek değil. Ben şöyle düşünüyorum:
Einstein'ın teorisine göre hiç bir madde ışıktan daha hızlı gidemez. O
halde bu moleküllerin hızları 300,000 km/sn'yi geçemeyecek. Yani en
üst sıcaklık noktası belirmektedir. Ya sizce?
Bir maddenin
sıcaklığı moleküllerinin hızından çok sahip oldukları ortalama
enerjiyle ilgili olduğu için bu sorunun yanıtı hayır. Maddeyi ısıtmaya
devam
ettiğiniz sürece sıcaklığı artacaktır.
Bu anlamda bir cismin hızının ışık hızı ile sınırlı olması oldukça
aldatıcı.
Konuyu görelilik kuramının bize kazandırdığı kütle ile enerjinin
eşdeğerliliği
kavramıyla daha iyi anlamak mümkün. Ünlü E=mc2 formülü kütle ve enerji
ölçümlerinin
arasındaki ilişkiyi veriyor. Böylece, örneğin bir gram suyu bir derece
ısıttığınızda
enerjisinin 1 kalori arttığını söyleyebileceğiniz gibi, kütlesinin de
4.7x10-17
kg arttığını da söyleyebilirsiniz.
Bir cismi hızlandırmak için cisme vermek zorunda kaldığımız enerji
için de aynı
şey geçerli. Kinetik enerji olarak adlandırılan bu enerji türünün de
bir kütlesi
olduğundan, cisim hızlandıkça kütlesi de artar. Bu nokta çok önemli.
Çünkü kütle,
eylemsizliğin, yani hareketteki değişimlere karşı cisimlerin
direncinin bir
ölçüsü. Öyleyse, görelilik kuramına göre hareketli bir cismi
hızlandırmak için
daha fazla enerji harcamalıyız: Hem cismin orijinal kütlesi için hem
de yeniden
hızlandırmadan önce var olan kinetik enerjinin kütle eşdeğeri için.
Olayı biraz daha netleştirmek için bir oyuna benzetme yapabiliriz (en
azından
deneyebiliriz). Elinizde bir çuvalla, bol çakıllı geniş bir alanda
bulunuyorsunuz.
Oyunun tek kuralı, her adım attığınızda yerden bir çakıl alıp çuvala
atmak.
Doğal olarak taşıdığınız yük arttıkça adım atmanız zorlaşıyor ve adım
boyunuz
küçülüyor. Soru şu: istediğiniz kadar uzağa gidebilir misiniz? Eğer
çok uzakta
bir noktayı hedef olarak seçmişseniz oraya kadar gitmeniz mümkün
olmayabilir.
Bir süre sonra yükünüz o kadar ağırlaşır ki adım atmanız ya da çuvalı
sürüklemeniz
imkansızlaşabilir. Kısacası bu oyunda gidebileceğiniz maksimum uzaklık
kendiliğinden
ortaya çıkıyor. Buna rağmen çuvalı istediğiniz kadar doldurabilir
misiniz? Eğer
çuvalınız yeteri kadar büyükse bu soruya yanıt evet olacaktır. Yani
mesafe için
bir sınır olmasına karşın yük için bir sınır yok.
Parçacık hızlandırma oyunu yukarıdaki oyuna (tamamen olmasa bile)
oldukça benziyor.
Sonuçta ulaşamayacağınız bir en yüksek hız, ışık hızı, ortaya çıkıyor.
Bu hıza
istediğiniz kadar yaklaşabilirsiniz ama ulaşmanız ve geçmeniz mümkün
değil.
Üstelik taşınan çakıllara benzetebileceğimiz enerjiyi istediğiniz
kadar artırabilirsiniz.
Işık hızına erişmeniz sonsuz enerji gerektirdiği için, evrende de
büyük olasılıkla
sonlu miktarda enerji (kütle) olduğu için pratikte ve kuramda mümkün
değil.
Modern parçacık hızlandırıcılar yukarıdaki oyuna oldukça benzer bir
şekilde
çalışıyorlar. Örneğin protonları hızlandırmak için, parçacıklar bir
elektrik
geriliminin yaratıldığı bir bölgeden geçiriliyor. Protonlar 1 voltluk
bir gerilim
farkını atlamak zorunda bırakılırsa enerjileri 1 eV (elektron volt)
artar. Bu
sonuç protonun hızına bağlı değil. Eğer protonları döndürüp dolaştırıp
aynı
bölgeden defalarca geçirebilirseniz, enerjilerini istediğiniz kadar
artırabilirsiniz.
Örneğin, Fermilab'daki Tevatron'dan çıkan protonlar 800 GeV'luk
inanılmaz bir
enerjiye sahipler (GeV=giga eV=109 eV). Bu 0.983 GeV olan protonun
durağan kütlesinin
(enerjisinin) 850 katı kadar! Bu durumda protonların hızı ışık hızının
%99.99993'üne
eşit. Bu kadar hızlı protonları daha da hızlandırmak mümkün. CERN'de
2005 yılında
tamamlanması planlanan 'Büyük Hadron Çarpıştırıcısı' (Large Hadron
Collider,
LHC) 14 TeV'luk protonlar üretecek (TeV=tera eV=1012 eV). Bu
Fermilab'dakilerden
yaklaşık 17 kat fazla bir enerji demek. Çıkan protonların hızıysa ışık
hızının
%99.9999997'sine eşit olacak.
Bu kadar büyük enerji farkı olduğu durumda hızların birbirlerine çok
yakın görünmesinin
ne kadar aldatıcı olduğunu bir örnekle daha iyi anlayabiliriz. Bu
hızlandırıcılardan
çıkan protonları uygun bir kapta topladığınızı varsayalım. Elinizde
bir Fermilab
kabı bir de CERN kabı olsun. Hangi kaptaki proton gazının daha sıcak
olduğunu
anlamak için klasik bir yöntemi denemeye karar verdiniz: Bir elinizi
bir kaba,
diğer elinizi diğer kaba soktunuz. Hangi eliniz daha çok yanar?
Yanma, bir başka ifadeyle vücudunuzun kimyasal maddesindeki hasar,
protonların
size enerjilerinin ne kadarını aktardıklarıyla doğru orantılıdır. Yani
daha
fazla enerjisi olan protonlar elinizi daha çok yakacaktır. Hatta,
elinizin protonları
tamamen soğurduğunu düşünürsek, CERN'den gelen kaptaki protonların
Fermilab'dan
gelenlere oranla 17 kat daha fazla yaktığını da söylemek mümkün. Uzun
lafın
kısası, hızın önemi yok, CERN kabı çok daha sıcak.
Bu kadar yüksek enerjiye sahip protonlar normalde 1015 derece
sıcaklığında ortaya
çıkabilirler. Bu sıcaklık derecesi ve hatta daha yüksek sıcaklıklar
evrenimizi
meydana getiren büyük patlamanın ilk anlarında oluşmuştu. Zaten,
hızlandırıcılarla
bu kadar yüksek enerjilere ulaşılmasının bir amacı da büyük patlamanın
bu evresinde
neler olup bittiğinin ve günümüz evrenini nasıl etkilediğinin
anlaşılması.
|
|
9-)…
Bilindiği gibi -273 °C'de atomlar titreşme yapmazlar. Buna bağlı
olarak da bu sıcaklıkta bir direnç göstermezler. Çünkü direnç,
maddenin cinsine bağlı olduğu gibi sıcaklığa da bağlıdır. … Kuantum
fiziğinde bir molekülün … [en düşük enerji seviyesinde bile bir
titreşme hareketi yaptığını gördük.] Ben buradan, cismin sıcaklığı ne
olursa olsun, moleküllerinin her durumda bir enerjiye sahip olacağı
anlamını çıkarıyorum. -273 °C'de bile bir molekül mutlaka
titreşecektir. Titreştiğinden dolayı da bir dirence sahip olacaktır. …
Bu çelişkiyi nasıl açıklayabiliriz?
İlk önce, her
maddenin atomlarının en düşük sıcaklıkta bile bir titreşim hareketi
yaptığını belirtmemiz gerekiyor. "Sıfır noktası hareketi" olarak
adlandırılan
bu olay tamamen bir kuantum etkisi. Bu hareketin varlığını anlamak
için kuantum
belirsizlik ilkesi kullanılıyor: Bir cismin hareket etmemesi hızının
sıfır olması
anlamına gelir, yani hızda herhangi bir belirsizlik yoktur.
Belirsizlik ilkesine
göre konum ve hızdaki belirsizliklerin çarpımı belli bir değerden
büyük olmak
zorunda. Bu durumda konumun belirsizliğinin sonsuz olması gerekir.
Eğer elinizde
tuttuğunuz bir maddenin atomlarının komşu galakside de bulunabilme
olasılığının
var olduğuna inanmıyorsanız, böyle bir şeyin olanaksız olduğunu
çıkarırsınız.
Yani, herhangi bir cismin durması, hangi şart altında olursa olsun,
mümkün değildir.
Öte yandan, mutlak sıfır sıcaklığı (0 Kelvin ya da -273.15 °C), bir
cismin sahip
olabileceği en düşük sıcaklık anlamına geliyor. Bir cismin soğuması
çevresine
ısı vermesiyle mümkün olduğu için, cisim en düşük enerjiye sahip
olduğu anda
0 Kelvin sıcaklığına erişmiş demektir. Artık bu noktadaki bir cismi
daha da
soğutmak mümkün değildir. Dikkat etmemiz gereken nokta, en düşük
sıcaklığın
sadece en düşük enerji anlamına gelmesidir, en düşük hareket değil.
Mutlak sıfırdaki
bir maddenin atomlarının yaptığı sıfır noktası hareketi bir kuantum
etkisi olduğu
için, hareketin varlığı cismin fiziksel özelliklerini çok küçük oranda
değiştiriyor,
ama bir çok durumda bu küçük oran ölçülebiliyor. Helyumun, (atmosfer
basıncında)
hiç bir sıcaklıkta donmamasının temel nedeni bu sıfır nokta hareketi.
Aynı hareketin atom içindeki elektronlarda da olduğunu belirtelim.
Elektronlar
en düşük enerji seviyesinde bulunduklarında bile elektronların
çekirdek çevresinde
dönme hareketleri devam eder.
Şimdi gelelim arkadaşımızın sorusunun en önemli kısmına. Madem her
maddenin,
0 Kelvinde bile bir hareketi var, niye bu hareket bir dirence neden
olmuyor?
Bu soruya vereceğimiz yanıt, sıfır nokta hareketinin bildiğimiz
anlamda hareketten
oldukça farklı olduğunu gösteriyor.
Şöyle bir düşünce deneyi yaptığımızı tasarlayalım: Bir atomu en düşük
enerji
seviyesine kadar soğuttunuz ve sıfır nokta hareketini ilk elden
gözlemlemek
üzere (her nasılsa) kendinizi küçülterek atoma yaklaştınız. Soru şu:
atom titreştiğine
göre, iyice yaklaştığınızda size çarpabilir mi?
Eğer söz konusu olan makroskobik bir makine olsaydı fazla
yaklaşmamanızı tavsiye
ederdik. Ama, en düşük enerji seviyesinde olan bu atom için böyle bir
tavsiyeye
ihtiyacınız yok. Çünkü bu atomun size çarpması, hareketinin,
dolayısıyla enerjisinin
bir kısmını size aktarması anlamına geliyor. Atomun size
aktarabileceği enerjisi
olmadığı için size çarpması mümkün değil. Başka bir şekilde söylemek
gerekirse,
sıfır noktası hareketi öyle bir hareket ki, varlığı ile yokluğu
arasındaki farkı
anlamak olanaksız.
Şimdi mutlak sıfır sıcaklığındaki bir metalin neden sıfır dirence
sahip olduğunu
açıklayabiliriz. Atomların titreşimlerinden kaynaklanan direncin temel
nedeni,
akım taşıyan elektronların atomlara "çarparak" hareket yönlerini
değiştirmesi.
Bu çarpışmalar ne kadar fazlaysa ve ne kadar büyük oranda yön
değiştiriyorsa
direnç o kadar büyük olur. Çünkü, metalin içinden geçmeye çalışan
elektronların
sadece küçük bir kısmı metali boydan boya geçebilir.
Elektronlarla atomların "çarpışması" iki değişik şekilde mümkün olur.
Birinci yolda, elektron enerjisinin bir kısmını atoma verebilir. Bu
olayın gerçekleşebilmesi
için, elektronun yeteri kadar fazla enerjisi olması gerekir. Çünkü,
atom bir
üst enerji seviyesine çıkabilmek için belli bir miktar enerjiye
ihtiyaç duyar.
Eğer elektronda bu kadar enerji yoksa, bu olay gerçekleşemez.
Elektronların
sahip oldukları enerji, metale uygulanan voltajla orantılı olduğu
için, ve genellikle
direnç ölçümlerinde düşük voltajlar kullanıldığı için bu tip olaylar
çok düşük
bir oranda gerçekleşir. (Direnç voltajla akımın oranı olduğu için,
voltajı ne
kadar küçük seçerseniz seçin direnç değişmez.) Dolayısıyla direnç bu
tip "çarpışmalardan"
kaynaklanmıyor.
İkinci yolda, elektron atomdan bir miktar enerji alabilir. Daha yüksek
bir enerjiye
sahip olan elektron bir süre hareket ettikten sonra bu fazla enerjiyi
başka
bir atoma verir ve ikinci bir saçılma gerçekleşir. Bu olay dizisinin
gerçekleşebilmesi
için, enerji veren atomun en düşük enerji seviyesinde olmaması
lazımdır. Dolayısıyla
sıfır nokta hareketi yapan atomlar, kesinlikle böyle bir olaya
karışmazlar.
Oda sıcaklığındaki metallerin direnci temelde bu tip çarpışmalardan
kaynaklanır.
Mutlak sıfır sıcaklığına sahip bir metalden geçen düşük enerjili bir
elektron,
atomlarla her iki şekilde de "çarpışamayacağı" için, saçılmadan yoluna
devam eder. Sonuç: sıfır direnç.
Atomların titreşimleri, metallerde dirence neden olan tek etmen değil.
Metal
içindeki yabancı atomlar, kristal yapıdaki düzensizlikler, hatta
maddenin bir
dış yüzeyinin varlığı bile düşük sıcaklıklarda bir direncin ortaya
çıkmasına
neden olurlar. Fakat oda sıcaklığındaki bir metalde dirence neden olan
en büyük
etmen atomik titreşimlerdir. Mutlak sıfır civarındaki düşük
sıcaklıklarda, bu
etmen, yukarıda açıkladığımız nedenden dolayı tamamen ortadan
kayboluyor.
Aynı hareketin atom içindeki elektronlarda da olduğunu
belirtelim. Elektronlar
en düşük enerji seviyesinde bulunduklarında bile elektronların
çekirdek çevresinde
dönme hareketleri devam eder.
Şimdi gelelim arkadaşımızın sorusunun en önemli kısmına. Madem her
maddenin,
0 Kelvinde bile bir hareketi var, niye bu hareket bir dirence neden
olmuyor?
Bu soruya vereceğimiz yanıt, sıfır nokta hareketinin bildiğimiz
anlamda hareketten
oldukça farklı olduğunu gösteriyor.
Şöyle bir düşünce deneyi yaptığımızı tasarlayalım: Bir atomu en düşük
enerji
seviyesine kadar soğuttunuz ve sıfır nokta hareketini ilk elden
gözlemlemek
üzere (her nasılsa) kendinizi küçülterek atoma yaklaştınız. Soru şu:
atom titreştiğine
göre, iyice yaklaştığınızda size çarpabilir mi?
Eğer söz konusu olan makroskobik bir makine olsaydı fazla
yaklaşmamanızı tavsiye
ederdik. Ama, en düşük enerji seviyesinde olan bu atom için böyle bir
tavsiyeye
ihtiyacınız yok. Çünkü bu atomun size çarpması, hareketinin,
dolayısıyla enerjisinin
bir kısmını size aktarması anlamına geliyor. Atomun size
aktarabileceği enerjisi
olmadığı için size çarpması mümkün değil. Başka bir şekilde söylemek
gerekirse,
sıfır noktası hareketi öyle bir hareket ki, varlığı ile yokluğu
arasındaki farkı
anlamak olanaksız.
Şimdi mutlak sıfır sıcaklığındaki bir metalin neden sıfır dirence
sahip olduğunu
açıklayabiliriz. Atomların titreşimlerinden kaynaklanan direncin temel
nedeni,
akım taşıyan elektronların atomlara "çarparak" hareket yönlerini
değiştirmesi.
Bu çarpışmalar ne kadar fazlaysa ve ne kadar büyük oranda yön
değiştiriyorsa
direnç o kadar büyük olur. Çünkü, metalin içinden geçmeye çalışan
elektronların
sadece küçük bir kısmı metali boydan boya geçebilir.
Elektronlarla atomların "çarpışması" iki değişik şekilde mümkün olur.
Birinci yolda, elektron enerjisinin bir kısmını atoma verebilir. Bu
olayın gerçekleşebilmesi
için, elektronun yeteri kadar fazla enerjisi olması gerekir. Çünkü,
atom bir
üst enerji seviyesine çıkabilmek için belli bir miktar enerjiye
ihtiyaç duyar.
Eğer elektronda bu kadar enerji yoksa, bu olay gerçekleşemez.
Elektronların
sahip oldukları enerji, metale uygulanan voltajla orantılı olduğu
için, ve genellikle
direnç ölçümlerinde düşük voltajlar kullanıldığı için bu tip olaylar
çok düşük
bir oranda gerçekleşir. (Direnç voltajla akımın oranı olduğu için,
voltajı ne
kadar küçük seçerseniz seçin direnç değişmez.) Dolayısıyla direnç bu
tip "çarpışmalardan"
kaynaklanmıyor.
İkinci yolda, elektron atomdan bir miktar enerji alabilir. Daha yüksek
bir enerjiye
sahip olan elektron bir süre hareket ettikten sonra bu fazla enerjiyi
başka
bir atoma verir ve ikinci bir saçılma gerçekleşir. Bu olay dizisinin
gerçekleşebilmesi
için, enerji veren atomun en düşük enerji seviyesinde olmaması
lazımdır. Dolayısıyla
sıfır nokta hareketi yapan atomlar, kesinlikle böyle bir olaya
karışmazlar.
Oda sıcaklığındaki metallerin direnci temelde bu tip çarpışmalardan
kaynaklanır.
Mutlak sıfır sıcaklığına sahip bir metalden geçen düşük enerjili bir
elektron,
atomlarla her iki şekilde de "çarpışamayacağı" için, saçılmadan yoluna
devam eder. Sonuç: sıfır direnç.
Atomların titreşimleri, metallerde dirence neden olan tek etmen değil.
Metal
içindeki yabancı atomlar, kristal yapıdaki düzensizlikler, hatta
maddenin bir
dış yüzeyinin varlığı bile düşük sıcaklıklarda bir direncin ortaya
çıkmasına
neden olurlar. Fakat oda sıcaklığındaki bir metalde dirence neden olan
en büyük
etmen atomik titreşimlerdir. Mutlak sıfır civarındaki düşük
sıcaklıklarda, bu
etmen, yukarıda açıkladığımız nedenden dolayı tamamen ortadan
kayboluyor.
|
10-)
Bir yıldızın karadeliğe dönüşebilmesi için kütlesinin belli bir
limitin üzerinde olması lazım. Ama bir karadeliğin olay ufkuna sahip
olması için (teoride) kütlesinin belli bir limit üzerinde olmasına
gerek yok. Örneğin bir kalemi bile yeterince sıkıştırabilirsek bir
karadelik elde edebiliriz. Burada önemli olan kütlenin değil
yoğunluğun belli bir sınırın üzerine çıkması.
Sorum şu: Bir atomun kütlesinin, atomun hacmine oranla çok küçük bir
alanda, çekirdekte toplandığını biliyoruz. Acaba atom çekirdeğinin,
ondan da öte proton ve nötronların her birinin kendi olay ufkuna sahip
olacak yoğunlukları yok mu? Eğer varsa çekirdek içi kuvvetler bununla
alakalı olabilir mi?
Yukarıdakilere bir de temel parçacıkların noktasal
olduklarının varsayıldığını
eklersek, herhalde sorun biraz daha belirginleşir. Eğer temel
parçacıklar, kütlenin
tek bir noktada toplandığı sonsuz yoğunluklu maddeler iseler hepsi
birer karadelik
olmalı.
Noktasal parçacıklar varsayımı üzerinde durmak için yeterli yerimiz
yok. Sadece,
parçacıkların gerçekten noktasal olup olmadıklarını deneysel olarak
sınamanın
mümkün olmadığını, buna karşın parçacıkların bir büyüklüğü olduğu
konusunda
da yeterli deneysel veri olmadığını ekleyelim. Normalde atom
çekirdeğinin kapladığı
hacim olarak bildiğimiz bölge, aslında çekirdek içindeki, proton ve
nötronların
yapı taşlarını oluşturan kuark ve diğer temel parçacıkların uyguladığı
güçlü
kuvvetin etki mesafesinden doğuyor.
Gerçi, sicim kuramları temel parçacıkların noktasal olmayıp, ip gibi
bir boyutlu
eğriler şeklinde olduğunu iddia etse de yukarıdaki soru bu kuramlar
için de
geçerli. Eğer bütün temel parçacıklar noktasalsa, her biri gerçekten
bir karadelik
oluşturur mu? Böyle bir şey oluyorsa bu olayın varlığını nasıl
anlayabiliriz?
Ne yazık ki bu soruların yanıtları bilinmiyor. Çünkü yanıt ancak
kütleçekim
kuvvetinin kuantum kuramıyla verilebilir. Fiziğin bu iki kuramını tek
bir kuramda
birleştirme çabaları şimdiye kadar başarısız kaldı ve hâlâ parçacık
fizikçilerini
meşgul eden önemli bir problem olma özelliğini koruyor.
ABD'de Brookhaven Ulusal Laboratuvarı'nda ağır altın iyonlaranın
ışığınkine
yakın hızlarda çarpıştırılması sonucu oluşan parçacık yağmurunun kesit
görüntüsü.
Çarpışma sonucu oluşacak bir karadeliğin Dünya'yı yutacağı biçiminde
medyada
yer alan sansasyonel haberler, laboratuvar yetkililerince gülümsemeyle
karşılanmıştı.
Nedeni, karadelik oluşması için çok daha yoğun enerjiler gerekmesi ve
oluşsa
bile, böylesine küçük bir karadeliğin anında yokolması.
Fakat neler olabileceği konusunda bir fikir edinmemiz mümkün. Bunu da,
kuantum
fiziğini büyük karadeliklere uygulamayı başararak, karadeliklerin
aslında tam
kara olmadığını, dışarıya bir tür ışıma yayarak buharlaştığını
keşfeden Stephen
Hawking'e borçluyuz. Buharlaşmanın neden kaynaklandığını kısaca
hatırlamakta
yarar var. Kuantum fiziğine göre uzay boşluğu, özelliksiz bir boşluk
değildir.
Aksine, boşlukta parçacık karşıt parçacık çiftleri kendiliğinden
ortaya çıkarak,
kısa bir süre yaşadıktan sonra birbirlerini tekrar yok ederler.
Hawking, bu
olaylar bir karadeliğin olay ufkunun çok yakınında olduğunda,
çiftlerden birinin
soğurulduğunu, fakat diğerinin sonsuza kaçarak karadeliğin
hafiflemesine neden
olduğunu gösterdi. Buharlaşma diye adlandırabileceğimiz bu olayın hızı
sadece
karadeliğin kütlesine bağlı. Kolayca tahmin edilebileceği gibi,
karadelik ne
kadar büyükse, buharlaşma da o kadar yavaş oluyor. Öyleyse, her
karadelik yeteri
kadar bir süre sonra (eğer bu arada başka kütleler yutarak daha da
büyümemişse)
buharlaşarak yok olacaktır.
Büyük yıldızların doğal evrimleri sonucu oluşmuş karadeliklerin yaşam
süreleri
çok uzun: Evrenin bugünkü yaşından kat kat daha uzun. Fakat aynı şeyi
daha küçük
kütleli karadelikler için söylemek mümkün değil, çünkü bir karadeliğin
yaşam
süresi kütlesinin küpüyle ters orantılı. Eğer 10 gramlık bir kurşun
kalemi sıkıştırıp
bir karadelik elde etmek mümkün olsaydı, (kalemi çekirdeğin çapından
10 katrilyon
kat daha küçük bir bölgeye sıkıştırabilseydik) bu karadelik 10-22
saniye içinde
buharlaşarak yok olurdu. Aslında bu kadar kısa sürede olan
buharlaşmayı "patlama"
olarak adlandırmak daha doğru. Yani küçük karadelikler, daha
çevresindeki maddeyi
yutarak büyümeye zaman bulamadan patlayacaklardır.
Proton kütlesindeki bir parçacık için bu buharlaşma süresi çok çok
daha küçük.
Fakat daha temel parçacıklar ölçeğine inmeden Hawking'in sonuçları
geçerliliğini
kaybeder. Bunun da nedeni kısaca şu: Karadelik küçüldükçe, buharlaşma
daha hızlı
oluyor, yani kütle ve enerjisini daha hızlı kaybediyordu. Bu, bir
saniye içinde
karadelikten ayrılan ışınımdaki parçacıkların ortalama sayısının ve
ortalama
enerjisinin daha fazla olması anlamına geliyor. Karadeliğin kütlesi 10
mikrogram
seviyesine indiğinde, kaçan parçacıkların ortalama kütlesi de 10
mikrogram büyüklüğüne
erişiyor. Bu tip kütlelerde geride kalanın mı yoksa kaçan her bir
parçacığın
mı asıl karadelik olduğunu söylemek zor. Bu nedenle daha küçük
kütleler için
olayın fiziğinde önemli bir değişiklik var ve parçacık fizikçilerinin
aydınlatmaya
çalıştığı asıl alan burası. Daha küçük karadelikler için belki hâlâ
niteliksel
olarak bir buharlaşmadan söz edilebilir, ama Hawking'in sonuçlarının
buraya
uygulanması zor.
Tekrar temel parçacıklara dönersek: olayın fiziğinde büyük bir değişim
olduğundan
dolayı parçacıklar bildiğimiz anlamda karadelik özellikleri
taşıyamazlar. Problemin
nereden kaynaklandığı belli: Parçacık kütleleri ölçeğinde bir
karadelik olsa
bile bu karadeliğin diğer kütleleri yutarak büyümesi imkansız.
Bunun dışında, kütle küçüldükçe olay ufkunun da küçüldüğünü, ve
parçacıklar
için olay ufkunun bildiğimiz tüm uzunluk ölçeklerinden küçük olduğunu
ekleyelim
(10-54 metre). Hiç bir hızlandırıcıda parçacıkların bu kadar yakın
olması sağlanamadığı
için bu mesafelerde kütleçekim yasasının hangi formda olduğunu henüz
bilmiyoruz.
Yukarıda bu soruya yanıtımızın neden "bilmiyoruz" şeklinde olduğunu
açıklamaya çalıştık. Şu anda elimizden ne yazık ki bu geliyor. Bu
soruya verilecek
ilk yanıt büyük bir olasılıkla kuramsal alandan gelecek ve bir
olasılıkla kütleçekim
kuvvetinin doğanın diğer üç kuvvetiyle ilgisi de bu arada ortaya
çıkacaktır.
|
|
11-) Uzun zamandır merak ettiğim bir şeyi size
sormak istiyorum. Madem ışık fotonlardan oluşuyor; niçin camdan
geçiyor da diğer maddelerden geçemiyor? Eğer fiziksel nedenini
açıklarsanız sevinirim...
Bu soruyu bütün elektromanyetik spektruma
genelleştirmek gerekir. Çünkü ışık
olarak algıladığımız şey aslında elektromanyetik dalgaların çok küçük
bir kısmı.
Çok uzun dalga boylu radyo dalgalarından, dalga boyu atomun çapından
çok küçük
gama ışınlarına kadar olan bu spektrumun, dalga boyu 0.4 mikronla 0.7
mikron
arasında kalan kısmını gözlerimiz algılayabiliyor. Bu nedenle bir
fizikçiye
"ışık" dediğinizde çoğunlukla tüm elektromanyetik spektrumu
anlayacaktır,
sadece "görünür ışık" dediğimiz sınırlı kısmı değil. Tüm canlıların
gözlerinin neden bu geniş spektrumun sadece küçük bir kısmını
algıladığıysa
daha değişik bir soru.
Öyleyse, tüm elektromanyetik spektrumu düşünürsek, soruyu "neden belli
bir dalga boyuna sahip ışığı bazı maddeler geçirir de bazıları
geçirmez?"
şeklinde sorabiliriz. Bunu yanıtlamaya kalktığımızda maddelerin
birbirlerinden
farklı olmadığını görürüz. Yani her maddenin saydam olduğu bazı dalga
boyları
ve saydam olmadığı bazı başka dalga boyları vardır.
Örneğin bildiğimiz bütün metaller görünür ışığa karşı saydam değildir.
Bu kızılötesindeki
bütün düşük dalga boyları için de geçerli. Fakat morötesi ışıklar
kullandığımızda
her metal, dalga boyu belli bir değerden küçük ışıklar için
saydamlaşır. Morötesi
saydamlaşması denilen bu olay sadece metallere özgü değil. Bütün
maddeler düşük
dalga boylu morötesi ışınlar, X ışınları ve gama ışınları için
saydamdırlar.
Zaten X ışınlarını kullanan Röntgen filmleri bu olay sayesinde
kullanılabiliyor.
En ilginç örnekse herkesin bildiği en saydam madde olan su. Görünür
ışığın hepsini
geçirmesine rağmen, bu pencerenin dışındaki bizim göremediğimiz
ışınların çoğuna
karşı saydamlığını kaybeder. Su, morötesinden başlayarak bir kaç
Angströmlük
dalga boylarına kadar ve kızılötesinden başlayarak radyo dalgalarına
kadar bütün
elektromanyetik dalgaları güçlü bir şekilde soğurur. Bu oldukça garip
bir durum.
Eğer bir gün, gözlerini bizim gördüğümüz ışık yerine, elektromanyetik
spektrumun
başka bir kısmını görmek için kullanan bir "uzaylıyla" karşılaşırsak,
ve onlardan suyu tarif etmelerini istersek yanıt "simsiyah bir sıvı"
olacaktır! Peki neden sadece suyun geçirgen olduğu dalga boylarını
görebiliyoruz?
Bu bir rastlantı mı, yoksa suyun atmosferde ve hayatın başladığı
denizlerde
bol miktarda bulunmasının gerektirdiği bir zorunluluk mu? Bunun
yanıtını siz
verin.
Peki maddelerin hangi dalga boyunda saydam olacağı
nasıl belirleniyor? Elektromanyetik
dalgalar maddedeki elektronlarla etkileşirler. Yani ışık maddeden
geçerken,
elektronlar tepki vererek hareketlerini değiştirirler. Bu etkileşimin
sonuçlarını
kuantum kavramlarıyla açıklamak daha kolay. Kuantum kuramına göre
maddedeki
elektronlar sadece belli enerji seviyelerinde bulunabilirler ve bu
seviyeye
özgü bir hareket yaparlar. Burada önemli olan elektronların
enerjilerinin sadece
belli değerler alabilmesi. (Doğal olarak bu seviyeler maddeden maddeye
değişiyor.)
Eğer bir elektron bir seviyeden daha yüksek bir başka seviyeye geçmek
isterse,
çevreden bir şekilde iki seviyenin enerji farkı kadar enerji almak
zorunda kalır.
Benzer şekilde, elektron daha düşük bir seviyeye geçmek istiyorsa,
fark kadar
enerjiyi çevreye bir şekilde vermek zorunda.
Elektromanyetik dalgalar da foton olarak adlandırdığımız paketlerle
enerji taşırlar.
Örneğin 0.4 mikron dalga boylu mor ışık 3.1 eV'luk enerji taşıyan
paketlerden
oluşmuştur. (1 eV bir elektronun 1 voltluk bir gerilim altında
hızlanmasıyla
kazandığı enerji). Bu bizim için oldukça küçük, ama elektronlar için
tipik bir
enerji. Fotonlar elektronlarla etkileştiklerinde iki farklı durum söz
konusu:
Ya fotonun enerjisi, elektronu bulunduğu seviyeden başka bir seviyeye
çıkarmak
için gereken enerjiye eşittir, ya da değildir.
Eğer foton enerji farkına eşit enerji taşıyorsa, elektron bu fotonu
soğurarak
üst seviyedeki hareket durumuna geçer. Böylece gelen ışık soğurulmuş
ve maddeyi
geçememiş olur. Bundan sonra elektronun ne yaptığını da kısaca
anlatmakta yarar
var. Elektron üst seviyelerde oldukça kararsızdır ve bir süre sonra
değişik
yöntemlerle tekrar alt seviyelere düşer: Ya elektron kaybetmesi
gereken enerjiyi
bir foton olarak rasgele bir yöne yayar (bu olaya, yani soğurulmadan
hemen sonra
gerçekleşen ışık yayınımına, flüoresans deniyor) ya da elektron
enerjisini madde
içindeki atomların hareket enerjisine çevirir. (bu da maddenin
ısınmasıyla sonuçlanır.)
Fotonun soğurulması için enerjisinin tam olarak enerji seviyeleri
farkına eşit
olması gerekmediğini ekleyelim. Biri Doppler etkisi olmak üzere bir
çok değişik
nedenden dolayı, elektronlar fotonların biraz az ya da biraz fazla
enerjisi
olmasını hoş görüyle karşılayarak bunları memnuniyetle soğururlar.
Diğer durumda, yani gelen fotonun enerjisi, madde içindeki elektron
seviyelerinden
ikisinin farkına eşit değilse, bu fotonun soğurulma olasılığı yoktur.
Böyle
bir foton madde içinden geçer gider. Maddelerin saydamlığı
soğurulmanın mümkün
olmadığı durumlarda ortaya çıkar.
Artık, örneğin kırmızı renkli bir camın neden böyle olduğunu
rahatlıkla açıklayabiliriz.
Böyle bir cam sadece kırmızı ışığı geçirir (çünkü içinde kırmızı ışığı
soğurabilecek
herhangi iki seviye yoktur) ve diğer ışıkları soğurur. Bu nedenle
camın içine
baktığımızda sadece bu kırmızı rengi görebiliriz.
|
|
12-) Isınan
hava neden yükselir?
Bir gaz topluluğuna
etki eden kuvvetler aşağı doğru yerçekimi ve yukarı doğru da gazın
basıncıdır. (Yukarı çıkıldıkça hava basıncı düşer, dolayısıyla gaz
moleküllerine yüksek basınçtan alçak basınca doğru bir kuvvet etki
etmektedir.)
Gazın sıcaklığının her yerde aynı olduğu durumda, gaz üzerine etkiyen
yerçekimi kuvveti ile basıncın yukarı doğru kuvveti eşitlenir ve
havanın durağan olmasına neden olur. Şimdi, böyle bir hava kütlesinin
bir bölgesinde sıcaklığın yükseldiğini varsayalım. Isınan havanın
basıncı yükseldiği için, bu sıcak bölge genleşir. Kısa zaman içinde,
sıcak havanın basıncı çevresiyle eşit hale gelir.
Kısaca, durağan bir soğuk hava kütlesi içinde genleşmiş, yani daha az
yoğun bir sıcak hava kütlesi oluşur. Bu kütleye basınçtan dolayı
yukarı doğru etkiyen kuvvet, aynı hacme sahip soğuk havaya etkiyen
kuvvetle aynıdır. Fakat, sıcak hava daha az yoğun olduğu için ve
yerçekimi kuvveti gazın kütlesi ile doğru orantılı olduğu için, sıcak
havaya etkiyen yerçekimi kuvveti daha azdır. Bu nedenle sıcak havaya
etkiyen kuvvetler eşitlenmez ve yukarı doğru net bir kuvvet oluşur
|
|
13-) Einstein ışık teorisinde yanıldı mı ?
Hız
zamana bölünmüş mesafedir. Einstein hızın aynı olması için mesafe ve
zamanın FARKLI olması gerektiğini düşündü. Bu da zamanda kuşkulu bir
şeyler olduğunu gösterdi. Bana göre zaman ve mesafenin farklı olması
gerekmiyor. Başka bir deyişle Einstein'ın ışık hızının mutlak, uzay ve
zaman aralıklarının izafi olduğunu düşünmesi bana çok ters düşüyor.
Şöyle ki Newton kuralları daha geçerli gibi gözüküyor: zaman ve mesafe
aralıkları mutlaktır ve ışık hızı izafidir. Bunun açıklamasını da
Einstein'ın kendi verdiği bir örnekle gösterebilirim. Elimizde bir
yolcu vagonu olsun ve vagonun ortasında bir adam olsun, bu adamın
elinde her iki tarafa aynı anda ışık saçabilen bir alet olsun. Adam
aletin düğmesine bastığında vagonun sonundaki kapı ile başındaki
kapıya ışık ulaştığında kapılar açılsın. Bu adamı da dışarıdan
izleyebilen başka bir adam olsun. Şimdi tren giderken adam bu aletin
düğmesine bastığında kapılar trenin içindeki adama göre aynı anda
açılır ama dışarıdaki gözlemciye göre arka kapı daha önce açılır.
Burada göreceli bir kavram söz konusu. Şimdi Einstein'ın söylediğiyle
ne kadar tezat olduğunu göstermek ve sorumu sormak istiyorum. Albert
Einstein diyor ki: Işık nasıl yayılırsa yayılsın hareket eden kişi de
duran kişi de ışığı aynı hızda gittiğini görür. Burada durmak
istiyorum. Tren örneğine dönelim: Trenin dışındaki gözlemci arka
kapının daha erken açıldığını görüyor; bu durumda Einstein'ın
söylediği gibi ışık hızı herkes için aynıdır yargısı yok oluyor. Eğer
aynı olsaydı dışardan trene bakan kişi de kapıların aynı anda
açıldığını görmüş olmaz mıydı? Bir şey daha söylemek istiyorum.
Diyelim ki ışık hızından 6.279mil/sn hızla daha yavaş giden bir araçta
olduğumuzu düşünelim ve arkamızdan ışık ışını yollansın. Bu durumda
ben Einstein'ın dediği gibi ışığın hızını 186.279mil/sn mi? yoksa
Newton'un dediği gibi 186.279-180=6.279mil/sn olarak mı görürüm?
Newton'un kuralları (daha doğrusu Galileo'nun
kuralları) bize normal gelse
de, doğanın bizim düşündüğümüz gibi çalışması zorunluluğu yok.
Şüphesiz Einstein
da eski zaman kavramının anlaşılmasını daha kolay bulmuştur. Ne var
ki, 19.
yüzyılın sonlarında yapılan bir çok deney işlerin bu kadar basit
olmadığını
söylüyordu.
Önce "hızların eklenmesi yasasından" başlayalım. Bu Galileo'nun ünlü
görelilik yasası. "Dünya dönüyor" dedikçe, "o zaman niye bıraktığımız
bir taş düşerken yana savrulmuyor?" gibi itirazlar sürekli geldiği
için,
Galileo görelilik yasasını geliştirmek zorunda kalmıştı. Bugün bu
yasayı anlamakta
zorlanmıyoruz. Eğer 1 m/sn hızla gidiyorsanız ve ileriye doğru 2 m/sn
hızla
bir taş atarsanız, taş 3 m/sn hızla gider. 19. yüzyılın sonunda,
birçok bilim
adamı bu yasayı kullanarak Dünya'nın uzaydaki hızının bulunabileceğini
düşündüler.
Dünya Güneş çevresinde dönerken, saniyede 30 km.lik bir hız yapıyor
(bu ışığın
boşluktaki hızının 10,000'de biri). Güneş'in de bir hızı olduğunu
düşünürsek,
Dünyanın "gerçek" hızı, hangi yöne doğru gittiğine bağlı olarak bundan
fazla ya da az olabilir. Galileo'nun görelilik yasasına göre Dünya'dan
yayılan
ışık, Dünya'yla aynı yönde gidiyorsa biraz hızlanmalı, ters yönde
gidiyorsa
da biraz yavaşlamalı. Hızda 10,000'de birlik bir değişme pek fazla
olmasa gerek.
Işık 1 metre kadar bir mesafe kat etmişse, normalden 0.1 mm civarında
bir ilerleme
ya da gecikme söz konusu demektir. Bu pek ölçülebilir bir uzaklık gibi
görünmüyor.
Ama ışığın dalga yapısı düşünüldüğünde, 0.1 mm ışığın yarım mikron
civarında
olan dalga boyundan çok fazla olduğu için, bu kadar bir fark bile 19.
yüzyılın
basit aletleriyle ölçülebilir.
Bu deneylerden en ünlüsü olan Michelson ve Morley deneyi yapıldığında
Dünya'nın
hareket etmediği gibi bir sonuç ortaya çıktı! Dünya Güneş çevresinde
dönerken
hız yönünü sürekli değiştirdiği için, Güneş'in hızını da hesaba
katarak, uzayda
hareket ederken en azından bir anlık dursa bile diğer zamanlarda
saniyede 30
km mertebesinde bir hıza sahip olması gerektiğini rahatlıkla
söyleyebiliriz.
Dünya'nın hızı sürekli değiştiğine göre sorun Dünya'nın hareketinde
değil, Galileo'nun
görelilik ilkesinde olmalı. Dünya hangi hızla hareket ederse etsin,
sanki Dünya
yerinde duruyormuş gibi ışık her yöne eşit hızla yayılıyor.
Sorunun ışığın kendisinde değil, boşluktaki hızında
olduğu da anlaşıldı. Örneğin,
ışık suda yayılırken 1.5 kat daha yavaş hareket ettiğini biliyoruz.
Akan bir
su içinde ışığın hızı ölçüldüğü zaman beklenen oluyor. Işık suyla aynı
yönde
gidiyorsa biraz daha hızlı, ters yönde gidiyorsa biraz daha yavaş
gidiyor. (Tabi
burada Galileo'nun hızların eklenmesi yasasının yanlış olduğu
görülmeye başlıyor.)
Bu deney, garip olan şeyin ışığın "fiziksel yapısı" olmayıp, boşlukta
yayılırken gitmeyi tercih ettiği hızda olduğunu gösteriyor. Örneğin
nötrino
dediğimiz parçacıklar, bir olasılıkla ışık hızıyla hareket ediyorlar.
Eğer aynı
deney nötrinolarla yapılsaydı aynı sonuçlar bulunurdu.
Buna benzer bir çok deney, ışığın boşlukta yayıldığı hızın, nerede
ölçülürse
ölçülsün aynı olduğunu söylüyordu. Eğer deney sizin kuramlarınıza
aykırı bir
şey söylüyorsa, kuramlarınızın, belki de bu kuramların kullandığı
kavramların
yanlış olduğu kesin. Zamanın bir çok ünlü beyni bu problem üzerinde
uğraşmış,
ama ancak Einstein yeni kavramlarla geldiğinde problem tam ve
çelişkisiz olarak
çözülebilmiş.
Einstein, bu problemi çözmek için iki varsayımdan hareket ediyor. İlk
olarak,
Galileo'nun görelilik yasasını özde kabul ederek, detayda yanlış
olabileceğini
düşünüyor. Yani, hareket eden bir cismin (örneğin trenin) içinde
yapılan bir
deney, cisim dururken yapılsa da aynı sonuçları verir. Böylece,
Galileo'nun
istediği oluyor: Piza kulesinden bırakılan taşlar, bu yeni görelilik
ilkesine
göre de yana savrulmuyor. Fakat "hızların eklenmesi yasası" büyük
bir olasılıkla geçerli değil. Varsayımın en önemli sonucu, Dünya'nın
hızını
Dünya'dayken ölçmemizin artık mümkün olmaması.
Einstein'ın kabul ettiği ikinci varsayım, bütün deneylerin
söylediklerini kabul
etmek oluyor. Yani, kim tarafından ölçülürse ölçülsün, ışığın
boşluktaki hızı
aynıdır.
Bu iki basit varsayım, biri görelilik ilkesi, diğeriyse önemli bir
deney sonucu,
yüksek hızlardaki bu gizemi çözmek için yeterli. Fakat artık o iyi
bildiğimizi
sandığımız uzay-zaman kavramlarından vazgeçmemiz gerekiyor.
Tren örneğindeki kapıların açılması, zaman kavramında nelerden
vazgeçmemiz için
iyi bir örnek. Trendekine göre kapılar aynı anda açıldığı halde,
dışardakine
göre kapılar farklı zamanlarda açılıyor. Böylece, günlük
deneyimlerimizle sorgulamadan
kabul ettiğimiz bir eşzamanlılık kavramının artık geçerli olmadığını
görüyoruz.
İki farklı olayın, aynı zamanda olup olmaması gözlemciden gözlemciye
değişen,
göreli bir olgudur. Bu zaman kavramının mutlak olmadığını, yani her
olayın ne
zaman olduğunu söyleyecek kesin bir zamanının olmadığını söylüyor.
Kabul etmesi
biraz zor, ama ne yazık ki doğa bu şekilde işliyor. Onun ne dediğini
kabul etmekten
başka bir çaremiz yok.
|
|
14-)
Cisimler nasıl yüzerler? Gemiler de dahildir. (Eda Ergene)
Sırtüstü: Gemiler hariç, onlar yüzüstü. Şaka bir yana...
Alttaki şekilde görüldüğü gibi, suda yüzen, örneğin dikdörtgenler
prizması şeklinde bir kap düşünelim. Kabın taban alanı A, kütlesi M
olsun ve suya, y derinliğine kadar batmış bulunsun. Kabın altındaki
suyun basıncı pS, y yüksekliğindeki su sütununun ağırlığı
kadardır. Yani, suyun yoğunluğunu ρ, yerçekimi ivmesini de g ile
gösterecek olursak, pS=ρgy’dir. Bu basınç, teknenin alt
yüzeyinde, yukarıya doğru bir FK=pS.A=ρgyA,
kaldırma kuvvetinin bulunduğu anlamına gelir. Teknenin üzerindeki
atmosfer basıncı ph ise, aşağıya doğru bir Fa=ph.A
kuvvetine eşdeğerdir. Teknenin suda yüzer halde olabilmesi için; suyun
kaldırma kuvvetinin, hem teknenin ağırlığını, hem de hava basıncının
tekne üzerinde uyguladığı basınç kuvvetini dengeliyor olması gerekir.
Yani; pS.A=Fa+Mg veya (pS-ph)A=Mg
olmak zorundadır. Ki bu; pS > ph olduğuna göre;
eğer y derinliği, (ρgy - ph)A =Mg eşitliğini sağlacak kadar
büyükse, sağlanabilir. Ancak, bu eşitliği sağlayan y değeri teknenin
yüksekliğini aşarsa, tekne batar.

Deniz seviyesindeki hava basıncı, bu hesapta göz ardı edilebilecek
kadar küçüktür. O zaman da, kabın yüzmesi için ρgyA =Mg olması
yeterlidir. Burada yA, kabın su içindeki hacmi, ρ da suyun yoğunluğu
olduğuna göre; kabın yüzebilmesi için, taşırdığı suyun ağırlığının
kendi ağırlığına eşit olması gerekir. Bu ilkenin, Arşimed (MÖ.278-212)
tarafından MÖ.3. yüzyılda keşfedilmiş olan, biraz daha genel şekli
şöyle: “Suya kısmen veya tamamen batmış olan cisimler,
ağırlıklarından, taşırdıkları suyun ağırlığı kadar kaybederler.”
|
|
15-) Nasıl oluyor da sarı bir levha yeşil ışığı yansıtırken, yeşil bir
levha sarı ışığı yansıtmıyor? (Özgü Dirik)
Yeşil bir levha sarı ışığı kısmen yansıtabilir. Karışıklık “sarı ışık”
ile ilgili bir problemden kaynaklanıyor. Sarı olarak algıladığımız bir
ışık ya (1) belli bir dalgaboyuna sahip tek renk ışıktan oluşuyordur
(buna sarı ışık diyeceğim) veya (2) kırmızı ve yeşil renkte, iki
farklı dalga boyuna sahip ışıkların birleşmesiyle oluşmuştur. Her iki
tür ışık (sarı ışık ve yeşil-kırmızı karışımı) gözümüzdeki kırmızı ve
yeşili algılayan koni hücrelerini uyardığı için, beynimiz iki durum
arasındaki farkı anlayamaz. İki duruma ayrı ayrı bakalım.
Sarı levha. İki durum var: (1) Kırmızı ve yeşil renk ışığı yansıtıyor,
diğer renkleri (sarı ışık dahil) soğuruyordur. Beyaz ışık altında
levha hem yeşil hem de kırmızı ışığı yansıtacağından sarı görünür. Ama
levha yeşil ışık altına konursa, bu defa yeşil yansıyacağından yeşil
görünür. (2) Levha sadece sarı ışığı yansıtıyor, diğer renkleri
(kırmızı ve yeşil dahil) soğuruyordur. Bu durumda beyaz ışık altında
levha yine sarı görünür. Fakat yeşil ışık altında, üzerine düşen bütün
ışığı soğurduğu için siyah görünür. Bunun dışında bir de üçüncü bir
durum var, yani levha hem sarı ışığı, hem de kırmızı ve yeşili
yansıtıyordur. Bu duruma değinmeyeceğim.
Yeşil levha. Levha sadece yeşili yansıtıyor. Sarı ışık ve kırmızı ışık
tamamen soğuruluyor. Bu levha sarı ışık altına tutulursa, ortamdaki
ışık için iki olasılık vardır. (1) Sadece sarı ışıktan oluşuyor
olabilir. Bu durumda levhadan yansıma olmaz ve levha siyah görünür.
(2) Ortamdaki ışık yeşil ve kırmızının karışımıdır. Bu durumda levha
sadece yeşili yansıttığından yeşil görünür. Yine yukarıdaki gibi, bu
ikisinin bir karışımı olarak üçüncü bir durum da söz konusu.
Yani, hangi “sarıdan” bahsettiğimize bağlı olarak her iki durumda da
farklı sonuçlar elde ediyoruz. Çevremizde gördüğümüz sarılardan
hangisinin hangi türden olduğunu sadece gözümüzle anlamamız olanaksız
(çoğunlukla her üç rengin karışımı). Bunun için ideal filtreler
kullanmak gerekiyor.
|
|
NOT: Soru ve cevaplar
TÜBİTAK'tan alınmıştır... |
|
|